23 Mayıs 2017 Salı

LAODİKEİA

Önceki hafta Pamukkale koşusu sırasında biraz zaman bulduğumuzda uzun süredir görmeyi tasarladığımız antik kent Laodikeia’yı gezdik. Vaktimiz sınırlı olduğundan kroki üzerinde oldukça sınırlı bir bölgesini gezebildik.

Diğer Anadolu antik kentlerine göre oldukça geç bir zamanda kurulan kentin tarihini oldukça özetleyerek vermek istiyorum.Yerleşim alanında özellikle de kentin batı ve güneybatısında yapılan araştırmalarda, Geç Kalkolitik (M.Ö. 3500) ve İlk Tunç Çağı I (M.Ö. 3000)’e tarihlendirilen seramik ve çakmaktaşı buluntular ele geçirilmiştir. Batı Nekropolü alanında ele geçirilen kaplar ise İlk Kalkolitik Dönem’e (M.Ö. 5500) ait olup Lykos Vadisi’nde bugüne kadar tespit edilen en erken buluntulardır.
Plinius’un (NH.V.105), bahsettiğine göre; Hellenistik kent, önce Diospolis, sonra Rhoas olarak adlandırılmış olan, kutsal köy yerleşimlerinin üzerinde kurulmuştur. Diospolis, Zeus’un kenti anlamında olup Rhoas eski bir Anadolu adıdır. Kent, Seleukoslar Kralı II. Antiokhos Teos tarafından eşi kraliçe Laodike adına, M.Ö. 3. yy’ın ortalarında (M.Ö. 261-253) kurulmuştur.

Laodikeia’nın önemli antik yol güzergâhlarının kavşak noktasında olması, topografik yapıya bağlı Seleukos politikasına uygun yer seçimi, askeri, idari ve ekonomik konumu sebebiyle bölgenin ana merkezi durumundadır.

Laodikeia tarih sahnesine ilk defa, M.Ö. 220’deki Akhaios isyanıyla çıkmıştır. Akhaios, Laodikeia’da kendisini kral ilan etmiş ve adına sikke bastırmıştır. Antik kentte ele geçirilen ve M.Ö. 3. yy’a tarihlendirilen mezar yazıtlarında bile bir çarşı, bir strategeion, bir gymnasium, bir tiyatro gibi yapılardan söz edilmesi, erken dönemde bile kentin önemine işaret etmektedir.
Kentte, Grek Panteon’una ait inançların yanında, Doğu kültür ve inançlarıyla karışmış Zeus Aseis ve İsis kültleri de görülmektedir. Kentin kurucu baş tanrısı ise Zeus Laodikeus’tur.

M.Ö. 190: Magnesia Savaşı: Seleukoslar ile Bergama desteğinde Romalılar arasında yapılan Magnesia Savaşı’na kadar kent, Seleukos yönetiminde kalmıştır.
M.Ö. 188 : Apameia Barışı; Magnesia Savaşı’nın ardından büyük bir zafer kazanan Bergama Krallığı, bu barışla bölge yönetimini ele geçirmiştir. Kent, hem Attaloslar’la hem de Roma ile sıkı bir bağ kurarak önemli ayrıcalıklar elde etmiş ve Bergama Krallığı’na bağlanmıştır.
M.Ö. 133: Bergama Kralı III. Attalos’un ölmesi ve Kralın vasiyeti üzerine Laodikeia da Bergama gibi Roma Cumhuriyet Yönetimi’ne bağlanmıştır ve M.Ö. 129 yılından itibaren Batı Anadolu Asya Eyaletine dâhil olmuş, Roma tarafın­dan atanan Prokonsül’lerce (eyalet valileri) bölge yönetimi sağlanmıştır.
Strabon (XII.7.16) Laodikeia’da kuzguni siyah renkli yünü çok yumu­şak bir cins koyun yetiştirildiğini, bu koyunların yünlerinin Miletos (Balat)’ta yetiştirilen koyunlarınkinden dahi üstün olduğunu, bu saye­de Laodikeialılar’ın büyük gelirler elde ettiklerini yazmıştır. Antik yazar Vitruvius (VIII.3) koyunların yünlerinin yumuşak oluşunu, içtikleri bölge­nin çürük kokulu suyuna bağlamıştır. Laodikeia’da dokunan ve “Trimita” adıyla bilinen tunikler o denli ünlüydü ki kent bir dönem “Trimitaria” olarak anılmıştır. Antik dönemin en güzel tekstil ürünleri Lykos (Çürüksü) Vadisi’nde dokunmuştur. Dokuma ürünleri Miletos’u bile geride bırakmış­tır. Roma İmparatorluk Dönemi’nde, kent, stratejik öneminin de etkisiy­le daha da büyümüş, ticarette özellikle de yün ve tekstil ticaretinde adını duyurmuştur.
Kent, M.Ö. 27 yılında Augustus Dönemi’nde (M.Ö. 27-M.S. 14), M.S. 47 yılın­da İmparator Claudius Dönemi’nde (M.S. 41-54) meydana gelen deprem sonucunda tahrip olmuştur. Augustus Dönemi’nde kentte büyük imar faa­liyetleri gerçekleştirilmiştir.İmparator Tiberius (M.S. 14-27) zamanında Laodikeia, Frigya’nın en gör­kemli ve zengin kentiydi.
M.S. 60: İmparator Nero Dönemi’nde (M.S. 54-68), M.S. 60 yılında olan büyük dep­remde, tüm Lykos (Çürüksu) Vadisi kentleri yerle bir olmuş, Hierapolis ve diğer kentler, Roma İmparatorluğu yardımlarıyla ayağa kaldırılırken, Laodikeia kendi kendini imar etmeyi başarmıştır. Yazıtıyla M.S. 79 yılına tarihlenen stadyum, Lycias Nicostratus’un en küçük oğlu Nicostratus tarafından yaptırılarak, Roma İmparatoru Titus’a (M.S. 79-81) ithaf edilmiştir. Stadyum, bölgesel sportif oyunların ve gladya­tör gösterilerinin yapıldığı en önemli yapıların başında gelmektedir.
M.S. 84-85: İmparator Domitianus Dönemi’nde (M.S. 81-96) kentte imar faaliyetleri yoğundur. Aphrodisias Kapısı, Hierapolis Kapısı, Efes Kapısı, Suriye Kapı­sı ve ana caddeler Dorik cepheli olarak inşa edilmiştir. Günümüze ulaşa­bilen Efes ve Suriye Kapısı M.S. 84-85 yılında Prokonsül S. I. Frontinus tarafından yaptırılarak, İmparator Domitianus’a (M.S. 81-96) ithaf edil­miştir. Bu dönemde Dorik moda Hierapolis ve Tripolis antik kentlerinde de yaygındır.
M.S. 117-138: M.S. 135 yılında İmparator Hadrianus kenti ziyaret etmiş ve kentteki imar faaliyetlerini desteklemiştir. Günümüze kadar kalabilen yapı kalıntıları­nın büyük bir bölümü M.S. 2. yy’ın imar faaliyetlerinin izlerini taşımakta­dır. Hadrianus Dönemi’ndeki (Pax Romana) huzur, bolluk ve zenginlik hem yontu hem de mimari eserlerde kendisini göstermektedir. Stadyu­mun yanındaki Güney Hamam kompleksi, Prokonsül Gargilius Antiquus zamanında inşa edilerek İmparator Hadrianus ve karısı Sabina’ya ithaf edilmiştir. Kent ilk kez İmparator Hadrianus (M.S. 117-138) zamanında Neokoros (Tapınak Koruyuculuğu) unvanını almıştır.
M.S. 138-161: İmparator Antoninus Pius zamanında meydana gelen depremde kentin bazı yapıları yıkılmıştır. Bu dönemde kentte geniş çaplı imar faaliyetleri yürütülmüştür.
M.S. 180-192: İmparator Commodus’un himayesindeki kentte, İmparator adına bir tapı­nak yaptırılmış, bundan dolayı da ikinci kez Neokoros “tapınak koruyu­culuğu” unvanını alarak vergiden muaf tutulmuştur. Commodus, M.S. 192 yılında öldükten sonra, kentin bu unvanı geri alınarak yerine “İmparator Seven” sıfatı verilmiştir.
M.S. 193-211: İmparator Lucius Septimius Severus Pertinax zamanında kentte imar faali­yetleri yoğundur. Birçok dinsel ve kamusal yapılar bu dönemde yapılmış­tır. Suriye Caddesi’nin kuzey yanındaki anıtsal çeşme, yazıtıyla İmparator Septimius Severus’a adanmıştır.
M.S. 211-217: M.S. 215’te İmparator Caracalla kenti ziyaret ederek imar faaliyetlerini desteklemiştir. İmparator’un kenti ziyaretinden dolayı Suriye Caddesi ile bunu güneybatı yönde kesen Stadyum Caddesi’nin köşesinde Caracalla Nymphaeum’u inşa edilmiştir. Kentin aldığı Neokoros unvanı, İmparator Caracalla Dönemi’nde devam etmiştir. M.S. 3. yy’da kent bir depremle tek­rar hasar görmüştür.
M.S. 222-235: İmparator Severus Alexander zamanında, Suriye Caddesi’nin kuzeyinde yer alan ve kuzeydeki yapılara geçişi sağlayan I. Propylon’un (Anıtsal Geçiş) mimari süslemeleri bu dönemde yapılmıştır. Bu dönem kentin son parlak ve düzenli dönemidir.
M.S. 284-305: İmparator Diocletianus Dönemi’nde Frigya Bölgesi ikiye bölünerek Laodi­keia, Frigya Secunda Pacatiana’sının merkezi yapılmıştır. Diocletianus’un Laodikeia’yı Frigya’nın Metropolisi ilan etmesi kentin, Roma ve Bizans Dönemi’nde statüsünü koruduğunu göstermektedir. Kentte bu dönemde Hıristiyanlık iyice yayılmıştır. Duvarları kuzeye doğru yıkılan I. Propylon (Anıtsal Geçiş) da bulunan sikkeler ile Tapınak A kazı verileri ve yazıtları kentte, M.S. 3. yy’ın sonu 4. yy’ın başında önemli bir deprem olduğunu göstermiştir.
M.S. 307-337: İmparator Büyük Constantinus zamanında (M.S. 313) Milano Fermanı ile Hıristiyanlara özgürlük verilmiştir. Laodikeia Hıristiyanlık âlemi için de çok önemli bir kent olmuştur. İncil’de adı geçen Yedi Asya Kenti’nden birisi de Laodikeia’dır. Bu nedenle kent onursal ilk “Yedi Kiliseler Birliği” unvanına layık görülmüştür. Kentteki Laodikeia Kilisesi bu dönemde inşa edilmiştir. Laodikeialılar’ın zenginliklerinden dolayı, başlangıçta bu yeni dine kar­şı ilgisiz kalmalarına rağmen, daha sonra Hıristiyanlık, vadide hızlı bir şekilde yayılmıştır. M.S. 325 yılında toplanan Nicaea (İznik) Konsili’nde Laodikeia, Frigya Pacatiana’sının yönetim birimi olarak temsil edilmiştir.
M.S. 364-378: Hierapolis’te de olduğu gibi kent, M.S. 4. yy’ın ikinci yarısındaki depremle tekrar yıkılmıştır. Olasılıkla da M.S. 370’te İmparator Valens kenti ziyaret etmiş ve depremle ilgili yardım ve denetlemeleri yerinde incelemiştir. M.S. 4. yy’da (M.S. 343-381) Hıristiyanlığın evrensel meclisinde Frigya kentlerinin alacağı kararlarla ilgili önemli bir toplantıya Laodikeia (Lao­dikeia Synodu) ev sahipliği yapmıştır. Olasılıkla bu toplantı Laodikeia Kilisesi’nde gerçekleştirilmiştir. Adının kutsal kitapta geçmesi ve bu onur­sal toplantıya ev sahipliği yapmasından dolayı kent, Bizans Dönemi’nde büyük saygı görmüştür. İmparatorlar I. Theodosius (M.S. 379-395) - Arcadius (M.S. 383-408) - Honorius (M.S. 393-423) zamanında kent, son güçlü dönemini yaşamıştır. M.S. 395-396’da alınan bir karar gereği kentin etrafı Roma yapılarına ait bloklar kullanılarak sur duvarıyla çevrilmiş olup Hellenistik ve Roma yerleşimle­rinin bir kısmı bu surların dışında kalmıştır. Ayrıca İmparator I. Theodo­sius tarafından (M.S. 380-381) ilan edilen Selanik Fermanı’yla Hıristiyanlık devletin resmi dini olarak kabul edilmiştir.
M.S. 491-518: İmparator Anastasius zamanında M.S. 494’deki büyük depremle Laodikeia tamamen yıkılmış ve bir daha toparlanamamıştır. Kentte yerleşim bir süre daha devam etmiş ve Bizanslı yazarlar, Laodikeia adından nadiren bahset­mişlerdir. M.S. 6. yy’da tekrar bir deprem geçiren kentin parlak dönemi sona ermiştir.
İmparator Focas (M.S. 602-610) -:M.S. VII. yy’a kadar: M.S. 7. yy’ın ilk çeyreğinde İmparator Focas Dönemi’nde meydana gelen yıkıcı depremin ardından kent bir daha toparlanamamış ve terk edilmiş­tir. Özellikle bölgeye yapılan Arap akınları ve su yollarının zarar görmesi nedeniyle kentte yaşayan halk, güneye su kaynaklarına yakın olan bugün­kü Denizli-Kaleiçi ve Hisarköy’e, Salbakos’un (Babadağ) kuzey eteklerine taşınmıştır. Kaleiçi, M.S. 7. yy’dan itibaren yeni Laodikeia’nın bir parçası olmuştur. Antik kaynakların bu tarihten sonra sözünü ettiği Laodikeia, Denizli-Kaleiçi, Hisarköy ve etrafındaki yerleşmelerdir.
M.S. VIII.-XIII. Yüzyıllar Arası: Bölge, 13. yy’ın başında (1206) tamamen Türklerin kontrolüne geçmiş­tir. Türklerin bölgeye gelişiyle Denizli-Kaleiçi Laodikeiası, Lâdik adını almıştır. Bu dönemden itibaren Laodikeia yapılarına ait traverten ve mer­mer bloklar, İlbadı Mezarlığı’nda mezar taşı, Akhan Kervansarayı’nda ve yakın zamanda yıkılan Denizli Ulu Camii’nin inşasında devşirme malzeme olarak kullanılmıştır. 13. yy’dan itibaren kent, mevsimlik göçer çobanların uğrak yeri haline gelmiştir.

M.S. XIV.-XX. Yüzyıl (1990’a kadar): Bu dönemde antik kentin etrafındaki yerleşmeler için Laodikeia vazgeçilmez kireç, mermer ve traverten ocağı olmuştur. Yapıların mimari blokları sökülerek taşınmıştır.
Oldukça büyük bir alana yayılmış bulunan kentte yaklaşık 15 yıldır yoğun şekilde kazı ve koruma faaliyetleri devam ediyor. Pamukkale Üniversitesi tarafından yürütülen çalışmalarda bu seneye kadar kazı fonunda sıkıntı yaşanmamakta iken halen kazıların devam edip etmeyeceği belirsizliğe dönüşmüş vaziyette. Genç arkeologlardan konuştuklarımız da biraz karamsarlık hakimdi. Kendilerinin yakın desteği ile, büyük kilisenin içini gezme olanağı yakaladık. Açılışa kadar kapalı tutulduğundan içini fotoğraflama şansımız olmadı. Ama ortaya çıkarılmış mozaikleri, Altar ve vaftiz bölümleriyle zamanında son derece görkemli bir yapı olduğu kesin bu bina ve şehir ziyaretçilerini bekliyor.

Ne yazık ki yakın dönemde, çok sayıda müze ve ören yeri, (Pamukkale ve Laodikeia’da dahil) bir özel firmaya ihale ile verilmiş. Firmanın ismini yazmayacağım ama aklınıza ilk gelecek firma olacağını biliyorum. Şimdi ülkemizin tüm tarihsel varlıklarının gelirleri bu firmaya akıyor. Özellikle Pamukkale esnafı, bu firmanın yüksek fiyat politikası ile zaten çok azalan yabancı turist yanında yerli turistin de kaçtığından yakınıyor. Bana söylenen rakamları yazıyorum: Pamukkale travertenler yokuşun dolaşmak için giriş 5,00 TL, Hierapolis ören yerine giriş 35,00 TL ve sutun kaynağı özel idare havuzuna giriş ayrıca 38,00 TL.

Tarihçe kaynak:



22 Mayıs 2017 Pazartesi

MAYIS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 3

 
KİTABIN ADI
Bizans’ı Anlamak
KİTABIN YAZARI

Radi Dikici

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
Remzi Kitabevi
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
210 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
9,5/10 (Bir dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
9/10

 
İstanbul’un başkent olarak Büyük Konstantin tarafından seçilmesiyle Bizans İmparatorluğu Anadolu’nun Osmanlı öncesi 12 yüzyılı geçen hükümranlığı ile tarihte derin izler bırakmış bir imparatorluktur.
Sonuçta bu devlet altında yaşaya insanlar bir tarafa kaybolup gitmediler. Yüzyıllar içerisinde diğer Anadolu halklarına karışarak bugünkü toplumun bireyleri yaratan kaynaklar birisi oldular. Farklı dinden de olsa halkı nasıl kendinden önce Anadolu’da yaşayan halklarla karıştılar ise gelecek nesillere de genlerini aktardılar. Bırakılan pek çok eser ise onca vefasızlığa ve ilgisizliğe rağmen ayakta kalmayı başardı.
Ülkemizin önde gelen Bizans uzmanlarından olan Radi Dikici, daha önce gazete sütunlarında yer alan ilginç Bizans öykülerini kitaplaştırarak bir araya getirmiş. Tarihten ziyade sürükleyici bir roman havasında anlatılan öyküler daha önce Bizans’ı tanımayanların dahi ilgisini çekecek nitelikte öyküler.
Tarihin de sevilebilmesine yardımcı olacak, yaşadığımız toprakların geçmiş tarihini biraz tanımak için güzel bir fırsat…

18 Mayıs 2017 Perşembe

MAYIS AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 2

 
KİTABIN ADI
Yolculuk – İmparatorluk Türkiye’sinden bölük pörçük hatırlar (Yoljuluk – Ramdom thoghts on a life in İmperial Turkey)
KİTABIN YAZARI

William Nesbitt Chambers

KİTABIN ÇEVİRMENİ
Dr. Kadri Mustafa Orağlı
KİTABIN YAYINEVİ
Yeditepe Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2016
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı   
KİTABIN SAYFA SAYISI
223 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
10/10
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
9/10
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
9/10

 
W.N. Chambers, 19. Yüzyılda Anadolu’da etkin olmuş önemli misyoner papazlardan birsidir. Kanada doğumlu misyoner, okulunu bitirdikten hemen sonra ağabeyi ile geldiği ülkemizde, evlenmiş ve 40 yıla yakın bir süre Erzurum ve Adana’da yaşamıştır. Ermeni olaylarının yakından tanığı olan papazın anılarının bir kısmı bu kitapta dilimize çevrilmiş.
Özellikle kitabın sonundaki birisinde Cemal Paşa’nın anılarından bir kesit olan bölümün de yer üç makale kitabın bütünlüğünü sağlıyor.
Sadece gezgin olarak zamanının Anadolu manzaralarını ve insanlarını betimlemiş  olmanın ötesinde, büyük devletlerin ülkemizdeki faaliyetleri açısından okunması gereken bir kitap.


17 Mayıs 2017 Çarşamba

PAMUKKALE ULTRA TRAİL

Yedi yıla varan trekking geçmişim ile otuz yılı aşan koşu tecrübemin birleştiği bir yarış olan Pamukkale Ultra Trail’e geçen hafta sonu katılarak ilginç bir deneyim yaşadım.
Tüm dünyada “Ultra Trail” olarak tanınan dağ koşuları artık bir süredir ülkemizde de son derece popüler hale geldi. Konuyu yakından bilenler yıl içerisinde ondan fazla koşu organizasyonu olduğundan hevesle katılmaya devam ediyorlar.
 Trail koşularını yaşamak için uygun bulduğumuz Pamukkale Ultra Trail’e birkaç ay önce kayıt yaptırmıştık. Elbette oldukça zorlu olduğu için yol koşuları kadar katılımcısı olmuyor. Bu organizasyon ilanında 15 K – 30 K – 60 K- 100 K – 100 Mil kayıtları açmıştı. 11 Mayıs’ta Ankara’dan Pamukkale’ye ulaştık. Akşam saatlerinde otelimize yerleştikten sonra, ertesi gün kayıt ve malzemelerimizi almak için organizasyonun merkezi olan Karahayıt Richmod Otele gittik. Otel girişinde bizi tüm katılımcıların adının yazılı olduğu bir pankart karşıladı.
Kayıt ve malzeme tesliminden sonra akşam 18.30’da teknik toplantıya çağrıldık. Toplantıda, kayıtların azlığı sebebiyle 100 Mil ve 100 K kayıtlarının 60 K ile birleştirildiğini bu nedenle sadece 3 mesafede koşu düzenleneceği açıklandı. Yarışın etapları ve teknik zorlukları anlatıldı. Mola ve ikmal noktaları ile işaretlemeler hakkında bilgi verildi. Daha önce yarışların saat 9.00-9.15 bandında başlanacağı ifade edilmesine rağmen günün mevsim normallerinin çok üzerinde sıcak geçecek olması nedeniyle başlama saatinin 06.00-06.15’e alındığı açıklandı.
 Ertesi gün biraz da erken kalkarak yarış başlangıç noktasına geldik. 06.00’da 60 K startının verilmesinden sonra 06.15’de 15 K ve 30 K çıkışı birlikte verildi. Trail koşuları orman ve dağda patika koşularıdır. Ancak zaman zaman çok sert çıkış ve inişler sırasında yürümek ve zaman zaman dizler üzerinde sürünmek bile gerekebiliyor. Bu tür yarışların bir zorluğu da işaretlemeler dikkat etmek. Eğer koşmaya dalıp işaretleri kaçırırsanız ormanda kaybolmanız mümkün.


Yarış beklediğim gibi oldu. Yarışın 8. Kilometresinde çok sert bir vadi çıkışında arkadaşımı beklemek için bilinçli olarak geride kalıp bekledim ve yarışı birlikte 2 saat 11 dakikada tamamladık. İlk kez katıldığımız bu yarışta zamandan çok deneyim kazanmak önemliydi. Keyifli bir gün yaşadık.


15 Mayıs 2017 Pazartesi

MALCOLM T. LİEPKE

Çağdaş Amerikan ressamlarından Malcolm Liepke 1953'te doğdu ve Minneapolis'de yaşamını sürdürdü.
Liepke'nin, eserlerinin doruk noktası seçtiği ortamı ustaca kullanmasından kaynaklanıyor. Usta ressamlar  Singer Sargent, Whistler ve Degas gibi,  desenlerinde kullandığı  canlı renklerin yanı sıra sürekli gelişen paleti Liepke'nin benzersiz kimliğini çağdaş bir ressam olarak öne çıkarıyor. 
Resimlerinin çoğunda teması kadın olan Liepke, özellikle göz, dudaklar ve bakışları ön plana çıkarır. Eserlerinde figür temel olan sanatçı; “Vermek istediğim duygular, gerçeği, dolayısıyla bizi daha az yalnız ve daha insan kılacak. Herkes kendi dünyasında yaşıyor ama duygular ne kadar kişisel olursa o kadar fazla insana ulaşıyor ” diyor.
Liepke, çevresindeki insanları fotoğrafladığını, gözüne çarpan fikirleri önce çizim olarak çalıştığını, bunları zaman zaman stüdyosunda duvara astığını, pozları seçtiği model üzerinde denediğini ifade ediyor. Eskizlerinde defalarca saç, kıyafet gibi değişiklikler yapmakla birlikte bireyin özgün özelliklerini bozmadığını aksi halde resimlerin karikatüre dönüşeceğinin altını çiziyor.
Zaman zaman 20-30 kadar resim üzerinde dönüşümlü çalışabildiğini, Sargent ve Velazquez’den etkilendiğini saklamayan sanatçı 1970 li yıllarda Madrid’de Prado Müzesi’nde Velasquez’in çalışmalarını derinlemesine incelediğini, çağdaş 21. Yüzyıl sanatının detaylarında 17. Yüzyılın “tecrit” ve “kararsızlık” gibi temalarını kullanmaya çalıştığını ifade ediyor.
Liepke'nin resimlerinde çoğunlukla güzellik ön planda. Eserlerinde sürekli  insan doğasının çeşitli alanlarını araştırmayı sürdürüyor. Bir ifadeyle biçimlendirilen şehvet, tutkulu bir kucaklaşma, kadınlık ve kadınsı özelliklerin ustaca kullanılması  asli temaları arasında.  Liepke çalışmalarında, konu ile izleyici arasındaki etkileşimi ısrarla araştırmayı sürdürüyor. Cazip bir görünüm, izleyiciyi yakalayan delici bir şehvet dolu bakışlara dönüşebiliyor. 
Liepke’nin eserleri  dünya çapında önde gelen koleksiyonlarda yer alıyor, çok sayıda tablosuyla başarılarına devam ediyor. 

10 Mayıs 2017 Çarşamba

ESKİ TÜRKLERDE DEVLET GELENEĞİ VE TEŞKİLATI

A. Türklerde Devlet Fikri

Dünya medeniyet tarihinde rol oynayan bazı büyük milletler vardır. Bunlardan biri de, hiç şüphesiz Türklerdir. Türkler, dünya medeniyet tarihinde iki hususta başlıca rol oynayarak, dehalarını göstermişlerdir. Bunlardan biri;

1. İlk yurtları Orta Asya’nın son derece elverişsiz iklim ve çevre şartlarının gerektirdiği “atlı-göçebe hayat tarzı”nı gerçekleştirmiş olmaları; diğeri ise,

2. Yasalara ve törelere göre düzenli işleyen büyük devletler kurmalarıdır.1

İnsan kütlelerinin belirli bir kültür etrafında bir araya gelmesiyle meydana gelen en büyük topluluk millettir. Öte yandan, insan topluluklarının kurdukları en büyük müessese ise devlettir. Türklerde millet ve devlet fikri pek erken çağlarda doğmuş ve gelişmiştir.2 Türkler, Orta Asya’ya bütünüyle hükmeden büyük devletler kurdukları gibi, zaman zaman Orta Asya’nın dışına taşarak, gittikleri yerlerde de yeni yeni siyasî teşekküller meydana getirmişlerdir. Diyebiliriz ki, Türkler tarihin hiçbir devrinde devletsiz kalmamışlardır. Çünkü Türkler, devletin millî varlığı koruyan, yaşatan ve geliştiren vazgeçilmez bir müessese olduğunun daima farkında ve bilincinde olmuşlardır.

Türkler, devlete “el” veya “il” adını veriyorlardı. Devlet kurmayı “illemek”, devlet idare etmeyi “il tutmak”, devletten yoksun kalmayı da “ilsiremek” kelimeleriyle ifade ediyorlardı. Devleti de, daima “töre” (el veya il törü) ile birlikte düşünüyorlardı.3 Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, Türklerde töresiz (töre=yazılı olmayan kanun) devlet olmamaktaydı.

Devlet, “halk, ülke, hâkimiyet (erkinlik, egemenlik) ve teşkilât” olmak üzere birbirini tamamlayan dört unsurdan meydana gelmektedir. Burada öncelikle bu dört unsurun içinde yer aldığı bir tanım yapalım: Devlet, bir topluluğun (halk) belirli bir toprak parçası (ülke) üzerinde hâkimiyet haklarını hiçbir sınırlama olmaksızın kullanmak suretiyle kurup, geliştirdiği siyasî, sosyal ve hukukî bir teşkilâttır.

1. Halk (Millet)

Eski Türklerde halka “kün”, “bodun” veya “el” (il) denmekteydi.4 Bunlardan “bodun”, “boy” (bod) sözünün çoğulu olup, boylar birliği anlamına gelmektedir. Çünkü, “bodun” (halk) aynı soydan olan ve aynı dili konuşan boyların bir başkan etrafında toplanmasıyla meydana gelmekteydi. Yine bir başkan tarafından “bodunlar”ın bir araya getirilmesiyle de Türk devleti (Türk eli) ortaya çıkmaktaydı.

Tarihî kayıtlara göre, Türkçe konuşan ve Türk soyundan olan topluluklara ilk defa millî kimliklerini sezdiren ve onlara büyük bir millet olduklarını öğreten lider, büyük Hun Hükümdarı Mete’dir (Bagatır/Batur). (M.Ö. 209-174). Mete, komşu devletleri birer birer yenip, baskı altına aldıktan sonra bütün güç ve enerjisini Hun siyasî birliğini kurma faaliyeti üzerinde toplamıştır.
Bunun için 25 yıl gibi uzun bir süre mücadele eden Mete, 26 kadar büyüklü küçüklü devleti ortadan kaldırarak, Hun siyasî birliğini kurmuştur. Mete, M.Ö. 176 tarihli bir belgede bu faaliyetlerinin sonucunu, amacına ulaşmış bir liderin mutluluğu içinde, “Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular”5 şeklinde bir ifade ile açıklamıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, Mete, sadece Hun siyasî birliğini kurmakla kalmamış, aynı zamanda Türk topluluklarına “Hun olma”, yani millet olma bilincini de aşılamıştır.

Türklerde devlet, idareci unsur ile işbirliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri ve katkıları sonucunda gerçekleşmekteydi.6 Daha doğrusu, halk devletin hem kurucu hem de temel unsuru idi. Başka bir deyişle halk, devletin gerçek sahibiydi. Bundan dolayı, devletin yıkılması ve istiklâlin kaybedilmesi, Türk toplulukları arasında elem dolu yakınmalara ve dövünmelere sebep olmaktaydı. Meselâ, 630 yılında devletini ve istiklâlini kaybeden Türk milletinin feryatları, Göktürk yazıtlarına “İlli (devletli) millet idim, ilim (devletim) şimdi hani, kime il (devlet) kazandırıyorum der imiş”7 (…) şeklindeki ifadelerle yansımıştır.

Türkler, halkı, devletin temeli sayan bir anlayışa ve düşünceye sahip olmakla kalmamışlar; bu anlayışlarını ve düşüncelerini her yerde ve her vesile ile savunmuşlardır. Bu hususta büyük fatih Cengiz Han ile ilgili somut bir örneğimiz bulunmaktadır: Cengiz Han başlangıçta devlet fikrine sahip olmayan vahşi bir kabîle reisi durumundaydı. Ele geçirdiği şehirlerin insanını tamamen öldürüyor, mallarını da yağma ediyordu. Bu vahşet karşısında dehşete kapılan Tapan adlı bir Uygur Türkü, Cengiz Han’ı şu sözlerle uyarmak zorunda kalmıştır: “Siz, insanları öldürüp, toprağı boş bırakıyorsunuz. Halbuki devlet, insan ve topraktan meydana gelir. İnsansız devlet olmaz!” Cengiz Han, bu sözlerden gerekli dersi almış olmalı ki, bundan sonra teslim olan şehirlerin insanını öldürmemeye başlamıştır.8

2. Ülke

Türkler, devletin sahip olduğu ve halkın üzerinde yaşadığı topraklara “ülke”,9 “uluş”10 veya “yurt” gibi adlar vermekteydiler. Bunlardan “uluş”, toprakla birlikte halkı ifade etmekteydi. “Yurt” ise, daha çok “vatan” kavramı gibi kutsal bir anlam taşıyordu.11 Türkler için yurt, sadece üzerinde yaşanılan ve geçim temin edilen bir toprak parçası değildi; aynı zamanda kendilerini koruyan ata ruhlarının üzerinde dolaştığı bir mekân idi.

Türkler, ancak üzerinde özgür olarak yaşadıkları ve hükümranlık haklarını hiçbir sınırlama olmaksızın kullandıkları toprakları “yurt” olarak kabul ediyorlardı. Daha doğrusu onlar için yurt, üzerinde Türk tuğlarının ve bayraklarının dalgalandığı kutsal bir ata yadigârı idi. “Yurt”, diğer yurtlardan “yaka” adı verilen sınırlarla ayrılmaktaydı.12 Bu sınırlar devletin gücüne göre, bazen daralıyor, bazen de genişliyordu.

“Yurt”, yani toprak, devletin ikinci temel unsurudur. Nasıl halksız devlet gerçeği olmayacağı gibi, topraksız da devlet düşünülemez. Türkler, çok erken çağlarda toprağın devlet için değerini ve önemini kavramışlar; onu daima terk ve fedâ edilmez kutsal bir değer olarak görmüşlerdir. Ancak, istiklâllerini ve hürriyetlerini kaybettikleri durumlarda, onu terk ve fedâ etmek zorunda kalmışlardır.

Türk hükümdarları daima, toprağı devletin temeli sayan bir anlayış içinde olmuşlardır. Bundan dolayı da, vatan toprağını korumayı ve savunmayı kendilerine başlıca görev edinmişlerdir. Daha önemlisi, şartlar ne olursa olsun bu hususta en küçük bir tavize bile yanaşmamışlardır. Özellikle, büyük Hun Hükümdarı Mete’nin toprak konusunda Çin yıllıklarına yansıyan taviz vermez tutumu, sadece Türk tarihinde değil, dünya tarihinde bile emsalsiz bir örnek teşkil etmektedir: M.Ö. 209 yılında mükemmel bir darbe ile babasını bertaraf ederek, Hun tahtına çıkan Mete, “Tung-hu” adında komşu bir kavmin ağır siyasî baskısına mâruz kalmıştır. Moğol kökenli bir kavim olan Tung-hular, özellikle Hunlardaki iktidar değişikliğinin yarattığı şaşkınlık, karışıklık ve daha doğrusu zayıflık durumundan kendi lehlerine yararlanmak istemişlerdir. Gönderdikleri elçi ile Mete’den toprak da dahil olmak üzere bir dizi haksız istekte bulunmuşlardır. Bundan maksat, Hunlara saldırmak için bir sebep yaratmaktı. İşte bu önemli tarihî olayı kaynakta anlatıldığı şekliyle buraya alıyoruz:

“Mete idareyi ele aldığı zaman, Tung-hular güçlerinin zirvesinde bulunuyorlardı. Mete’nin babasını öldürdüğünü ve bizzat tahta oturduğunu öğrenen Tung-hular, Tuman’a (Mete’nin babası) ait ‘bin li’ (bir günde 500 km) koşan ata sahip olmak istediklerini bir elçi vasıtasıyla bildirdiler. Mete danışmanları ile görüştü. Onlar, Hunlar için böyle bir atın verilemeyecek kadar değerli olduğunu söylediler. Fakat Mete şöyle konuştu:

-Ben nasıl bir atı komşu devletten üstün tutabilirim?

O, ‘bin li’ koşan atı (Tung-hu elçisine) teslim etti. Artık Tung-hular, Mete’nin kendilerinden korktuğuna kani oldular. Onlar, Mete’nin hanımını da istediklerini bildirmek için bir elçi (daha) gönderdiler. Mete tekrar çevresi ile görüştü. Hepsi sinirlenmiş olarak bağırdılar.
 -Tung-hularda ahlâk diye bir şey yok. Biz, onlara saldırmayı teklif ediyoruz. Bunun üzerine Mete şöyle konuştu:

-Ben nasıl bir kadını komşu devletten üstün tutabilirim?

O, sevgili hanımını tuttu ve Tung-hu elçisine teslim etti. Fakat, Tung-hu hükümdarının haksız istekleri daha da arttı. İki devlet arasında kullanılmayan büyük bir toprak parçası vardı. Burada sadece iki devletin askerî birlikleri bulunuyordu. Tung-hu hükümdarı gönderdiği elçi ile Mete’ye ‘Benim ve senin sınırlarında askerî birlikler dışında insan bulunmayan bu toprak parçası, Hunlara çok uzak; ben bu toprak parçasına sahip olmak istiyorum’, dedi. Mete tekrar danışmanlarına sordu: Bazılarının fikri bu boş toprak parçası hem verilebilir, hem verilemez şeklinde idi. Bunun üzerine Mete, hiddetle parladı ve şöyle söyledi:

-Devletin temeli olan toprağı biz nasıl verebiliriz?

Hem verilebilir, hem verilemez şeklinde öğüt verenlerin hepsi, başlarını ayaklarının önünde buldu”.

Bu arada hazırlığını tamamlamış olan Mete, ordusunu alarak süratle Tung-huların üzerine yürümüştür; anî bir baskın hareketi ile bu şımarık kavmi perişan ederek, onlara asırlarca unutamayacakları bir ders vermiştir. 13

Burada, devlet hayatında taviz politikasının sınırlarını göstermesi bakımından örnek tarihî bir olay naklettik. Bu tarihî olaydan anlaşılacağı üzere Mete, Hun tahtına çıktığı sırada ağır dış politik baskılarla karşı karşıya gelmiş, devlet meclisinin muhalefetine rağmen -şüphesiz bu arada zaman kazanarak hazırlığını tamamlamak için- bazı tavizlerde bulunmuştur. O, Tung-huların haksız ve ahlâk dışı isteklerini karşılarken de, atın ve hatunun şahsî malları olduğunu düşünmüş ve bu yüzden iki devlet arasındaki ilişkilerin bozulmasına fırsat vermemiştir. Fakat istenen taviz, şahsî olmaktan çıkıp, devlete ait bir toprak parçası olunca, Mete hemen harekete geçmiş, önce bu hususta tavizkâr olan devlet adamlarını saf dışı etmiş ve sonra da kendisinden toprak tavizi talebinde bulunan kavmi bir yıldırım harekâtı sonucunda ezmiştir.

Bu hususta sonuç olarak şu hükme varıyoruz: Dünyada pek çok toplumun devlet fikrinden habersiz olduğu bir çağda, Türkler, sağlam, köklü ve gelişmiş bir devlet fikrine ulaşmış bulunuyorlardı. Zira, onların gözünde büyük Hun Hükümdarı Mete’nin dediği gibi, “toprak devletin temeli idi”. Devletin temeli olan toprak da, sebep ne olursa olsun, terk ve fedâ edilmez idi.

3. Hâkimiyet

Devlette hâkimiyet (erkinlik, egemenlik) iki şekilde kendini göstermektedir. Bunlardan birincisi “iç hâkimiyet”tir ki, devletin sahip olduğu topraklar ve bu topraklarda yaşayan halk üzerinde hukukî bakımdan emretme hak ve yetkisini tam olarak kullanması demektir. İç hâkimiyetin sağlanabilmesi için bu da yeterli olmamakta, idare edilenlerin, yani halkın idare edenleri meşru kuvvet olarak kabul etmeleri ve itaat etmeleri de gerekmektedir. Aksi taktirde devlet değil, zorbalık hâkim olur.

Devlette hâkimiyetin ikinci tezahürü ise “tam bağımsızlık”tır.
Türkler, hürriyetlerine ve istiklâllerine fazlaca düşkün bir millet idiler. Hürriyet ve istiklâl, onların âdeta varlıklarının temel şartı idi. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar, hürriyete ve istiklâle sahiplerse, kendilerini var, sahip değillerse “ölmüş” kabul ediyorlardı.14 Bundan dolayı hiçbir şekilde ve şart altında hürriyet ve istiklâllerini fedâ etmeye yanaşmıyorlardı. Hatta hayatlarında en çetin ve en ağır mücadeleyi de hürriyetlerini ve istiklâllerini korumak ve devam ettirmek için veriyorlardı. Daha da önemlisi bu iki değerin hafife alınması, önemsenmemesi bile Türkler arasında sert tartışmalara yol açıyordu.

Böyle tartışmalardan biri de M.Ö. 58 yılında Hun devlet meclisinde meydana gelmiştir: İç ve dış baskılara karşı koyamayan Hun Hükümdarı Ho-han-yeh, vezirinin de tavsiyesi üzerine Çin hâkimiyeti altına girerek, durumunu kurtarmak istemiştir. Fakat, Ho-han-yeh’in kardeşi Çi-çi ve bazı devlet adamları, istiklâlin fedâ edilmesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Zira onlar, kurtuluşu başka bir devletin desteğinde ve himayesinde değil, kendi güçlerinde görmüşlerdir.

Böylece Hun devlet adamları, istiklâli fedâ etmek isteyenler ve istemeyenler şeklinde iki gruba ayrılmıştır. Taraflar meseleyi Hun devlet meclisinde enine boyuna tartışmışlardır. Türklerin istiklâle verdikleri değeri ve önemi göstermesi bakımından bu tartışmanın bir kısmını aynen buraya alıyoruz:

“Hunlar cesaret ve kuvveti taktir ederler; bağımlı olmak ve kölelik onlara en âdi bir şey olarak gelir. At sırtında savaşmak ve mücadele etmek suretiyle devlet kuruldu; kavimler arasında kuvvet ve otorite kazanıldı. Yiğit savaşçılar ölünceye kadar savaşmalı ki, varlığımızı devam ettirebilelim. Şimdi iki kardeş taht için mücadele etmektedir. Sonunda ya büyüğü, ya küçüğü devlete sahip olacaktır. O (İstiklâli savunan) ölse de, onun itibarı ve şöhreti öyle artacak ki, oğulları ve torunları (ileride) daima devletin hâkimi olacaklardır. Gerçi şimdi Çin bizden daha güçlüdür; fakat (bu durumda bile) Hun ülkesini ilhak edemez. Niçin kendimizi Çin’e bağımlı kılalım ve atalarımızın devletini Çinlilere devredelim? Bu, ölmüş atalarımıza büyük hakaret olur. Böylece (komşu) devletler arasında gülünç duruma düşeriz. Evet, bu suretle (Çin’e bağlanmakla) sükunet tekrar tesis edilebilse bile, kavimler arasında yeniden üstünlüğümüzü elde edebilir miyiz?”15

Çi-çi ve taraftarları istiklâl fikrini mükemmel bir şekilde savundularsa da, bu fikri karşı gruba kabul ettiremediler. Bunun üzerine Hun Devleti parçalandı. Ho-han-yeh ve taraftarları Çin hâkimiyeti altına girdiler. İstiklâli fedâ etmeyi utanç verici ve aşağılık bir davranış sayan, daha önemlisi bunu atalarına karşı ağır bir hakaret olarak kabul eden Çi-çi ve taraftarları ise, Batı Türkistan’a çekildiler ve burada yeni bir Hun Devleti oluşturdular. Öte yandan, Türk istiklâline tamamen son vermeyi dış politikasının başlıca hedefi haline getirmiş olan Çin, Çi-çi’nin peşini bırakmadı. Büyük bir ordu ile Çi-çi’yi kendi merkezinde kuşattı. Çi-çi, burada hayranlık uyandıracak bir şekilde istiklâl mücadelesi verdi. Sonuç olarak, Çi-çi ve taraftarları, istiklâl mücadelesini hayatlarıyla birlikte kaybettiler. Fakat onlar, gelecek nesillere ölmez bir ideal ve örnek bıraktılar. Çünkü, Türk istiklâlinin bu eşsiz kahramanları, daha mücadeleye girmeden önce “oğullarının ve torunlarının daima devletin hâkimleri olacakları” inancını taşıyorlardı. Gerçekten de Onlar, istiklâl uğrunda öldüler; fakat inançlarını yaşatmayı başardılar. Bir süre sonra oğullarının ve torunlarının ruhunda istiklâl fikri tekrar uyandı; dedelerinin uğrunda hayatlarını kaybettikleri istiklâle kavuştular.
Devletler ve milletler için siyasî istiklâl kadar, hatta ondan daha da fazla kültür istiklâli önemlidir. Türkler siyasî istiklâllerini korumakta ve savunmakta gösterdikleri hassasiyeti, kültür istiklâllerini korumakta ve savunmakta da gösteriyorlardı. Türklerin bu hususta gösterdikleri hassasiyete dair Türk tarihinde yüzlerce örnek bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını buraya almak, Türklerin kültür istiklâline ne kadar önem verdiklerini göstermeye yetecektir:

Bazen Türk beyleri, millî örf ve âdetlerinden uzaklaşarak, kendilerini yüksek Çin medeniyetinin şaşaasına kaptırıyorlardı. Meselâ Hun hükümdarlarından Ki-ok (M.Ö. 174-160), Çin elbise ve yemeklerinden çok hoşlanmaya başlamıştır. O, bu özentide o kadar ileri gitmiş olacak ki, veziri, millî kültürde bir yıkıma yol açacağı düşüncesiyle kendisini şu sözlerle uyarmak zorunda kalmıştır:

Bütün Hunların sayısı, Çin’in bir sınır eyaletininkine bile eşit olamaz. Halbuki, (nüfusunun çokluğu bakımından) Çin çok güçlüdür. Ayrıca, Çinlilerin elbiseleri ve yemekleri (bizimkinden) tamamen farklıdır. Şimdi, Hun hükümdarı örf ve âdetlerini değiştirmek ve Çinlilerin kullandığı elbiseleri ve yiyecek maddelerini almak isterse, Hunların tamamen Çin etkisi altına girmesi için, onların ürünlerinden onda ikisini elde etmesi yetecektir”.16

Tıpkı Hunlar gibi Göktürkler de hem siyasî hem de kültür istiklâli hususunda son derece hassas idiler. Fakat, Göktürkler de Hunlar gibi Çin’in yıkıcı faaliyetlerinden kendilerini bir türlü kurtaramıyorlardı. Nitekim, kuruluşundan çeyrek asır geçmişti ki, Göktürk Devleti, Çin’in ustaca yürüttüğü kışkırtıcı ve yıkıcı faaliyetleri yüzünden sarsılmaya başladı. Göktürk istiklâli 585 yılında ağır bir darbe yedi; iç ve dış baskılara dayanamayan Işbara Kağan, sonunda Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı (585). Çin’in Göktürkleri hâkimiyet altına almaktan asıl maksadı, onları Çinlileştirmek idi. Türk geleneklerine son derece bağlı olan Işbara Kağan, Çin imparatoruna yazdığı bir mektupta, Çinlileşmeye yol açacak kültür emperyalizmine şiddetle karşı çıkmıştır. O, mektubunda Çin İmparatoruna bu hususta aynen şöyle demiştir:

Şimdi oğlumu sarayınıza gönderiyorum. Size, ilâhî kökten gelen atları her yıl takdim edecektir. Sabah akşam emirlerinizi bekleyeceğim. Fakat, elbiselerimizin önünü açmaya, omuzlarımızda dalgalanan saç örgülerimizi çözmeye, dilimizi değiştirmeye ve sizin kanunlarınızı kabul etmeye gelince, örf ve âdetlerimiz çok eski olduğu için, onları bozmaya cesaret edemedim. Bütün milletimiz de aynı kalbe sahiptir”.17

Yerleşik Çin medeniyetinin debdebe ve şaşaası, tıpkı Hun beylerini olduğu gibi Göktürk beylerini de etkilemekteydi: Ülkesini ve halkını maddeten ve manen kalkındırmak isteyen Bilge Kağan (716-­734), Çin’i örnek alarak, bazı önemli reformlar yapmak düşüncesindeydi. Bu düşüncelerinden biri, surlarla çevrilmiş şehirler ve kaleler kurup, Türk toplumunu yerleşik hayata geçirmekti. Onun başka bir düşüncesi de, Göktürk ülkesinde Budist ve Taoist tapınaklar kurup, bu din ve felsefeleri Türkler arasında yaymaktı. Çin kültürünün zararlarını ve bu zararlara karşı en etkili savunma tarzının neler olduğunu çok iyi bilen devlet danışmanı Tonyukuk, Bilge Kağan’ın bu fikrine Göktürk istiklâlini tehlikeye düşüreceği endişesi ile şiddetle karşı çıkarak ona bu hususta şöyle dedi:

Bu olmamalı! Türklerin sayısı çok az. Hatta Çinlilerin yüzde biri kadar bile değil. Buna rağmen, Çin’e her zaman karşı koyabiliriz. Gerçekten biz bunu şu anda otları ve suları takip ederek, sabit bir yere konmayışımıza ve avcılık yapmamıza borçluyuz.
Bütün halkımız savaş talimi içindedir. Kuvvetli olursak askerlerimize yağmalı akınlar yaptırırız. Zayıflarsak dağlara ve vadilere kaçar saklanırız. Çin askerinin çok fazla olduğunu düşünürsek, surların hiç faydası olmaz. İçinde oturmak için kaleler yaptırır ve eski geleneklerimizi değiştirirsek, günün birinde Çinlilere yeniliriz ve ülkemiz kesinlikle onlar tarafından ilhak edilir. Esâsen, Budist ve Taoist tapınaklarda sadece hoşgörülük ve uysallık telkin edilmektedir. Kuvvet ve savaşçılık yolu bu değildir. Bundan dolayı tapınaklar yaptırmamalıyız
!”.18

Türk kültürüne son derece bağlı olan Bilge Kağan, Tonyukuk’un bu yerinde ve önemli tavsiyesine uyarak, Budizm’in ve Taoizm’in Türk ülkesinde yayılmasına izin vermedi.

4. Teşkilât

Türklerde teşkilât fikrinin doğup gelişmesi milâttan önceki çağlara kadar iner. Orta Asya’nın çevre ve iklim şartları, tarımdan çok hayvancılığa imkân vermekteydi. Türkler, hayvanları da büyük sürüler halinde beslemekteydiler. Onlar, sürülerini besleyebilmek ve verimi artırabilmek için devamlı otlak ve su aramak, bir iklimden başka bir iklime göçmek zorundaydılar. Özellikle, büyük sürülerin sevk ve idaresi, otlakların önceden bulunup korunması gibi faaliyetler, onları dayanışmaya, işbirliğine, daha önemlisi hükmetmeye ve emretmeye hazırlamış, devlet teşkilâtı kurmalarında büyük kolaylık sağlamıştır. Özellikle at, onlarda hâkimiyet ve üstünlük duygusu uyandırmıştır. Diğer taraftan, geniş ülkelere ve birçok kavme birden hükmedebilmek, ancak merkeze bağlı ve iyi işleyen güçlü teşkilâtlar sâyesinde mümkün olabilmiştir. Kısaca söylemek gerekirse, Türkler, çok iyi işleyen idarî ve askerî teşkilâtlar kurarak tarih sahnesine çıkmışlar; geniş sahalara ve halk kütlelerine hükmetmişlerdir. Bunlardan özellikle, Oğuz Kağan’ın boy teşkilâtı ile büyük Hun Hükümdarı Mete’nin (Bagatır/Batur) askerî ve idarî teşkilâtı, bütün Türk tarihi boyunca ölmezliğini korumuş, devlet kurucularına daima örnek olmuştur.

Eski Türklerde siyasî teşkilâtlanma ve devletin kuruluşu aileden başlamaktaydı. Devlet kurmak için harekete geçen kişi, hem itibarlı bir ailenin reisi hem de tanınmış bir boyun başkanıydı. Teşkilâtçılık bakımından da son derece yetenekli bir kimseydi. Boy başkanı, kendi boyu ile akraba olan boylara birer birer otoritesini kabul ettirmek suretiyle işe başlıyordu. Bunu, ya “ikna ve inandırma” yöntemiyle, ya da “mücadele”, yani “kuvvet (silâh) kullanma” yöntemiyle yapıyordu. Başkanın otoritesini kabul ettirdiği boy sayısı arttıkça da, devletin kuruluşu hızlanmaktaydı. Böylece, aile çevresinde başlayan teşkilâtlanma, boylara ve gittikçe toplumun diğer kesimlerine doğru yayılmaktaydı.

Bundan sonra devletin kuruluşu bazı işlemlerle tamamlanıyordu. Artık boyların, yani bodun başkanlığına yükselmiş olan devlet kurucusu, belli bir yerde (Ötüken), belli bir törenle kendisini başında bulunduğu topluluğun hükümdarı ilân ediyor; tahta çıkıyor ve belirli unvanlar (Kağan) alıyordu.19 Bu aynı zamanda, yeni hükümdarın iktidarını halka tanıtması ve onaylatması anlamına geliyordu.

Başkanın hükümdarlığını ilân etmesiyle fiilen kurulan devlet, süratle teşkilâtlandırılıyordu. Devletin en önemli görevleri, başkanın yakınları20 ile başkana teşebbüsünde destek veren boy beylerine verilmekteydi. Bu kadro hem idarî, hem de askerî teşkilâtın çekirdeğini oluşturmaktaydı. Çekirdek ve üst kadro da kendi alt kadrolarını kurmaktaydı. Görev ve sorumlulukları da, devlet başkanının verdiği rütbe ve dereceler belirlemekteydi.

İktidarın yeni sahibi, teşkilâtını kurarken, önceki Türk devletlerinin tecrübelerinden büyük ölçüde yararlanıyordu. Hatta çoğu defa vârisi olduğu devletin teşkilâtını aynen alıyor, onun görev ve sorumluluklarını bütünüyle üstleniyordu. Değişiklik ise, iktidara yeni bir hanedanın gelmesinden ibaret kalıyordu. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, iktidar el değiştirmiş oluyordu.

Diğer taraftan, yeni hükümdara komşu bir devletten elçi gelmesiyle ve kendi elçilerinin de komşu devletler tarafından kabul edilmesiyle, yeni kurulan devlet hukuken tanınmış olmaktaydı. Hukuken tanınmanın başka tezahürleri de bulunmaktaydı. Meselâ, yeni kurulan devlet, komşu bir devlet ile bir antlaşma yapmışsa veya komşu devletlerle bir ittifak içine girmişse, bu durum yeni devletin siyasî bir varlık olarak tanınması anlamına geliyordu.

Prof. Dr. Salim Koca

1 Krş. Köymen 1989: 18*.
2 Türklerde devlet fikri ve devlet kurma faaliyeti evrenin yaratılışına kadar geriye gitmektedir. BilgeKağan Göktürk Yazıtlarında atalarının faaliyetinden bahsederken bu hususta şöyle demiştir: “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine (de) atam Bumin Kağan ve İstemi Kağan (hükümdar olarak tahta) oturmuş. (Tahta) oturarak, Türk milletinin devletini (ve) töresini yönetivermiş, düzenleyivermiş”. Anlaşılacağı gibi, bu sözler, sadece bir dönemin faaliyetini değil, kökü ve başlangıcı evrenin, yani gök, yer ve kişioğlunun yaratılışına kadar uzanan binlerce yıllık bir faaliyetin ve çabanın özünü ifade etmektedir.
3 Orhun Âbideleri 1973: 20, 22, 24, 33, 34, 38, 67, 69, 70, 77, 80; Giraud 1999: 109 vd.
4 Uygur metinlerinde “İl kün” sözleri “millet, kavim” anlamında birlikte geçmektedir. (Caferoğlu 1968: 93, 122). Aynı sözleri bugün Anadolu’da “el gün ne der”, “ele güne karşı” gibi deyimlerin içinde eş anlamlı olarak hâlâ yaşamaktadır.
5 Ssu Ma-Ch’ien 1989: 406-408; De Groot 1921: 76.
6 Kafesoğlu 1977: 218.
7 Orhun Âbideleri 1973: 21, 78. “Türk kara kamag bodun anca tirmiş: İllig bodun ertim, ilim amtı kanı, kimke ilig kazganur men tir imiş”.
8 Ögel 1971: II, 50.
9 “Ülke” sözü, Moğolcadan Türkçeye geçmiş bir kavramdır.
10 Türkçe “uluş” kavramı Moğollara “ulus” şeklinde geçmiştir. Bugün bu kavram, Moğolcaya geçen şekliyle alınıp, Arapça kökenli “millet” kelimesinin yerine kullanılmaktadır.
11 Ebû Hayyân 1931: 129.
12 Eski Türk Yazıtları 1987: 170.
13 De Groot 1921: 51 vd.
14 Orhun Âbideleri 1973:: 52, 91. Orhun Yazıtlarına göre, istiklâli kaybetmek Türk milleti için şu sonuçları ortaya çıkarıyordu: 1-İlsizleşmek (ilsiremiş=devleti kaybetmek), 2-Kağansızlaşmak (kagansıramış), 3-(Kadınlar için) cariye olmak (küng edmiş), 4-(Erkekler için) kul olmak (kul admış), 5-Türk töresini bırakmak (Türk törüsin ıçgınmış). (Orhun Abideleri 1973: 22, 36, 69, 79).
15 De Groot 1921: 214.
16 De Groot 1921: 80.
17 Danişmend 1966: 19; Liu Mau-tsai 1958: I, 53; Julien 1864: 6/3, 502. “Maintenant mon fils va se presenter a la cour; chaque annee, des chevaux d’origine divine vous seront offerts en tribut; du matin au soir, je n’ecouterai que vos ordres. Quant a couper le devant de notre vetement, denouer les tresses de nos cheveux flottants, changer notre lanque et adopter vos lois, nos habitudes et nos coutumes sont deja trop anciennes, et je n’a pa encore ose les changer. Tout le royaume a le meme cour”.
18 Liu Mau-tsai 1958: I, 8; Julien 1864: 6/3, 332.
19 Chavannes 1900: 21.
20 Türk hâkimiyet anlayışının temelini oluşturan bu üç kavrama dair farklı yorumlar için bkz. Divitçioğlu 1987: 48-281.
İLGİLİ YAZILAR: